Rites of Distance: Race Stories

OH MEU DEUS by UTMB 100 MİL YARIŞ RAPORU*

*English below

Giriş

Nereden başlasam bu yarış raporunu yazmaya bilmiyorum. Obsesif bir şekilde katıldığım iki yarıştan birisi bu; diğeri Runfire Salt Lake Ultra. Geçtiğimiz seneki edisyondan sonra, 2024 ve 2025 edisyonları üzerine Oh Meu Deus Ultra Trail Serra da Estrela: Vazgeçilmez Bir Tutku başlıklı bir rapor yazmıştım; o yazının linkini bu raporun sonunda bulacaksınız.

2024 Haziran’ında, ilk kez Serra da Estrela’ya gelmeme vesile olan bu yarışta 50 km kategorisini koşmuştum. Teknik parkur, organizasyonun enerjisi, doğa ve Portekiz’in zirvelerinde olmanın hissini ilk kez burada tattım. Güzel yanlar bir yana, o ilk edisyonda hipotermiyle mücadele etmek zorunda kalmıştım; bu durum bedenimle olan ilişkimi yeniden gözden geçirmeme yol açtı. Güçlü olmak önemli, ama vücut ısısını koruyabilmek de gücün bir parçası — tıpkı mental güç gibi.

Hipotermi nedeniyle beni Lapa dos Dinheiros’taki son CP’de beklettiler; normale dönmem yaklaşık 1,5-2 saat sürdü. Bu arada hava karardı ve tüm bunları öngöremediğimden kafa lambam yanımda yoktu. Beni hipotermiye sokan yağmurun etkisiyle telefonum da kullanılmaz hale gelmişti. CP’den çıkıp öndeki grubu yakalamak için büyük bir mücadele verdim; karanlıkta ışıksız koşarken bir yanımda uçurum olduğunu tahmin ettiğim, içinden uğultulu sesler gelen boşluk beni derinden tedirgin ediyordu.

Sonunda öndeki grubu yakaladım. Grupta bir 100 mil koşucusu ve üç 50 km koşucusu vardı. 50 km koşucularından ikisi geride kalırken 100 mil koşucusu hızlanmaya karar verdi ve kafa lambalarından birini bana verdi. O sayede yarışı bitirebildim. O kadın koşucuya hayran olmuştum; taşıdığı dinginlik, teslimiyet ve dayanıklılık bana gerçek bir ilham kaynağı oldu. Finish’e ulaştığımda yarış direktörü Paulo beni karşıladı; parkurdaki tüm mücadelemi yakından takip etmişti. Onca koşucu olmasına rağmen herkesi tek tek gören, ve bunu hissettiren bir organizasyon bu.

2025’te 100 km koşmak üzere geri döndüm. Bu yarış gece, saat 22:00’da başlıyordu. Detayları önceki raporda anlattım; ancak bu kez yarışı ilk CP’de, hiç beklemediğim bir zihinsel çöküş yaşayarak bıraktım. O köyün adı Sobral São Miguel’di — dağların öylesine içindeydi ki oradan alınmam sabahı buldu. Bu sürede oradaki bir gönüllüyle arkadaş olduk; bana köyün tüm tarihini anlattı.

Doktora tezimin bir bölümü zaten Portekiz’in bu bölgesiyle, Centro bölgesiyle kesişiyor. Gönüllü, köyün antik çağlardan bu yana önemli bir güzergahın parçası olduğunu anlattı: kıyıdan toplanan tuzun iç bölgelere ve İber Yarımadası’nın derinliklerine taşındığı Tuz Yolu — Rota do Sal. Şist taşından yapılmış evleriyle tanınan bu köyde hâlâ tuz izlerine rastlandığını da ekledi. CP olarak kullanılan bina köyün eski ilkokulu idi; yaşlanan nüfus nedeniyle uzun yıllardır kapısı kapalı. Konuştuğumuz otuzlarındaki genç gönüllü, o okulun son öğrencilerinden biriydi.

Yarışı bıraktıktan sonra içim buruktu elbette. Ama kendime çok önemli dersler çıkardım. Bu DNF’in ardından hızla yeni bir hedef koymadım; ancak geri dönersem neyi değiştirmem gerektiğini çok iyi biliyordum. Her şeyden önce: dağlarda gece korkusunu ve hipotermi korkusunu yenmek. Eylül 2025’te, bu sene yarışın UTMB World Series kapsamında olacağı açıklandı.

 Yarış Öncesi Keşifler

Serra da Estrela’ya yarış öncesinde üç keşif gezisi yaptım. İlki, yarışa kayıt olmadan önce, Kasım 2025 sonunda Yannick ile birlikte Covilhã’ya yaptığımız geziydi. Burası Serra da Estrela dağ dizisinin güneydoğu tarafında, yarışın yapıldığı bölgenin tam karşı ucunda yer alıyor. Antrenman odaklı bir gezi değildi; amacımız rahat bir trekking yapmak ve zirveye olabildiğince yaklaşmaktı. Kayalar, yağmur ve sis içinde ilerledik. Zirveye 3 kilometre kalmışken sis o kadar yoğunlaşmıştı ki göz gözü görmüyor, kar atıştırıyordu. Hipoterminin anıları bedenimde yankılandı ve çok korktum. Geride bıraktığımız son köyde içmeden geçtiğimiz sıcak çikolata aklımdan çıkmıyordu. O noktadan geri döndük. Yine de güzel bir tecrübeydi; dağın havasını solumuştum yeniden en azından. Henüz yarışa kayıt olmamış olsam da Serra da Estrela aklımın bir köşesinde hep kaldı.

Yarışa katılmaya Şubat ayında karar verdim; 100 km’yi bu sefer bitirebilecek gücü kendimde bulduğumu hissettim. Ancak o noktada 100 mil dışındaki tüm kategoriler dolmuştu. Yalnızca bir anlık tereddüt ederek 100 mile kayıt oldum. Kayıt tuşuna bastığım andan itibaren tereddüt etme hakkım olmadığını çok iyi biliyordum. Sonrasında hızlı ve kararlı bir planlamayla kendimi disipline soktum.

İkinci ve üçüncü keşif gezilerimi, yarışın geçtiği ve zirve Torre’ye yakın köylerden biri olan Loriga’ya yaptım. İlk gidişimde bir gece, ikincisinde iki gece kaldım. İlk ziyarette Seia ile Loriga arasındaki tüm parkuru — yarışın son 25 kilometresini — sırtımda yüklü bir çantayla tersten yürüdüm. Ardından iki gün art arda Loriga’dan Torre’ye tırmanıp indim; böylece Torre-Loriga inişini hem tersten hem düzden olmak üzere toplam iki kez yapmış oldum. Bu keşiflere ait fotoğraf ve videolar aşağıda.

  • Gift shop at Torre:)

Mart sonu ve Nisan başında gerçekleştirdiğim bu seyahatlerde gördüğünüz gibi karlar henüz erimemişti; ancak güneşin etkisiyle parkur görece kuruydu. Yarış sırasında, son derece nemli olan bu bölgede kayaların ıslak olabileceğini her zaman göz önünde bulundurdum. Hedefim, kayalarla bütünleşmekti. Gece dönüşünde geçeceğim Loriga vadisi; ıslak, yosunlu ve çamurlu kayalardan oluşan, rüzgarın her esişinde vücuttan ısıyı bir girdap gibi çeken bir yer. Orada sanki kırk yıllık evimdeymiş gibi akıcı ve konforlu hareket edebilmek istiyordum.

İlk keşifimin o gecesinde dolunay vardı. Tam bir ay sonra yarışın ilk gecesinde de dolunay olacağını fark ettim. Antrenman için gittiğimde gökyüzü son derece berraktı. Günün yorgunluğuyla hosteldeki ranzama uzanmıştım. Yirmi kişilik odada, hatta tüm hostelde yalnızdım; görevli bile ayrılmıştı. Gece 01.30 olmuştu ama uyuyamıyordum. Rüzgar öyle sert esiyordu ki içime bir korku çöktü. Kısa süre sonra bu korku yerini başka bir şeye bıraktı: tam bir ay sonra, gecenin karanlığında, ranzamın önündeki camdan görünen o dağdan inmeye çalışan kendime duyduğum acımaya. Yarış sırasında zaman zaman bu duygu gelir bana — dağ çok büyük, ben çok küçük hissederim; dağları aşmaya çalışan bir hobbit gibi. O gece kendime o kadar çok acıdım ki artık acıyamaz hale geldim. Nitekim yarış boyunca bu duygu bir daha geri gelmedi.

İkinci keşifi bir hafta arayla, Nisan ayında gerçekleştirdim; bu sefer Yannick de katıldı. İlk gün Torre tırmanışını ve Loriga’ya inişi birlikte yaptık. Karların arasından bir rota izledik; yarış günü o karlar büyük ihtimalle hâlâ erimemişti, ancak organizasyon bizi karların etrafından dolaşan alternatif güzergahlardan geçirmişti. Karları aşmak imkânsız değil, ama gece inişi yapacağımı düşününce bu değişiklik yerinde oldu. Loriga’nın sert rüzgarına artık alışmıştım; Yannick ise rüzgarın sesinden uyuyamamıştı o gece. İkinci gün fırtına ve yağmur altında Loriga’dan çıkışı çalıştık. Loriga’dan devam ederken son CP olan Lapa dos Dinheiros’a giden rotada son sert tırmanışı yapıyorsunuz; sonrasındaki yükselmeler çok daha insancıl. Bunu önceden bilmek bile güç veriyor. Sonrasında yarış rotası dışında kalan çevreyi keşfetmek için Loriga etrafında serbest koşular da yaptım.

Serra da Estrela’daki bu geziler değerli bir yükselti birikimi sağladı; ancak bu tek başına yeterli değildi. Her hafta sonu Arrábida ve Sintra’ya giderek antrenman yaptım, çoğu hafta hem Cumartesi hem de Pazar. Bu iki yer bana en yakın ve anlamlı yükselti kazanımı sağlayabileceğim noktalar — zemin olarak da yaşadığım sahil şeridine kıyasla dağ koşusuna çok daha yakın.

Yarışa 1 Gün Kala

30 Nisan Perşembe sabahı saat 05.00’te yola çıktım. Heyecandan zaten uyuyamamıştım o gece. Dropbaglerimin büyük bölümünü on gün öncesinden hazırlamıştım bile. Lizbon’dan ayrılırken yağmur başladı. Seia’ya kadar olan yaklaşık dört buçuk saatlik yolun büyük kısmında uyudum. Hostele eşyalarımı bırakıp yarış kitimi aldım. Seia küçük bir kasaba, her yer birbirine çok yakın. Her yıl konakladığım aynı hostelde kaldım yine. Bu sefer yalnızca bir gece ayırtmıştım; yarış sonrası için ya da yarışı bırakma ihtimaline karşı herhangi bir plan yapmamıştım. Küçük bir alışveriş yaptım, yiyecek ve içecek aldım. Dropbaglere son hallerini verdim, bir şeyler yedim ve saat 16.00 civarında uyudum. Gece 22.00’de uyandım, kalan yiyecekleri bitirdim ve tekrar uyudum. Uyku performansım iyiydi; sabah 10.00’da kalkmak zorunda olduğumda içimde daha fazla uyuyabilirdim hissi vardı, ama hem zihinsel hem bedensel olarak son derece dinlenmiş hissediyordum.

1 Mayıs Cuma – Yarış! (1. Gün)

Cuma sabahı saat 10.00’da uyandım. Saat 11.00’e kadar dropbag teslim etmem gerekiyordu, saat 13.00’te de servislerle start noktası olan Lousã’ya hareket edecektik. Dropbagimi bıraktım, kahvaltı yaptım ve yanıma bolca yiyecek hazırladım: ekmek, proteinli içecek, meyve suyu, naneli şeker, kuruyemiş, naneli sakız ve muz. Dönüş otobüs biletimi de o sırada almak istedim; yarış çok kalabalıktı ve sonradan yer bulmak zor olabilirdi. Tüm planlarımı yarışı bitireceğim varsayımıyla yapmam zihnimi de bu yöne odaklıyordu.

  • Servisten

Saat 13.00’te yedi büyük servisle Lousã’ya doğru yola çıktık. Yol yaklaşık iki saat sürüyor. Önümüzdeki iki gün boyunca dağları aşıp Seia’ya geri dönmeye çalışacaktık. Lousã’da start noktasında bir CP kurulmuştu; bunu beğendim ama halihazırda çok yemiştim. Son dakika bir rota değişikliği duyurusu yapıldı: güvenlik gerekçesiyle ilk etaptaki yol 3 kilometre ve 100 metre yükselti artırılmış, toplam süre sınırı da 44 saatten 45 saate çıkarılmıştı. Son dakikalar hızla geçti ve start verdik.

  • İlk km'ler- Raul ile

1 Mayıs günü bitmeden 26. kilometredeki ilk CP olan Ribeira Cimeira’ya ulaştım. İlk etapta halihazırda güçlü hissediyordum; güzel bir tırmanışla başlamıştık. Güvenlik nedeniyle yolu uzatmış olmalarına rağmen yeni rotada da ufak tehlikeler vardı — koşarken aniden tependen bir ağaç kökü sarkabiliyordu örneğin. Sürprizlerle dolu bir zemin yapısı var Portekiz’in, yıllardır burda olmama rağmen yeni yeni alışıyorum. Ama desteklemeye gelen halk bu tür kritik noktalarda bekleyip koşucuları uyarıyordu. İzleyici ve destekçi kalabalığı da harikaydı; sanki tüm Portekiz oradaydı ve enerji müthişti. Tırmandıkça sisin içinden geçtik; ilk CP’ye varmadan kafa lambamı taktım.

Bu ilk CP’de sıcak yemek yoktu, yalnızca tatlı ve tuzlu atıştırmalıklar. Sıcak yemek olsa iyi olurdu — bu yarışı jelsiz, tamamen katı gıdaya güvenerek koştum. Bu yarış için çok kahve ve gazlı içeçek de tüketmemek için kendime söz vermiştim, ve öyle de yaptım. Sadece sabahları birer ufak kahve içtim, ve Teixeira’da espresso makinesiyle yaptıklarını görünce kendime bir ikindi kahvesi ödülü verdim. İlk CP’de uzun kollu üstümü giydim, sırt çantamda taşıdığım. Bolca sıcak çay ve bolca bisküvi yedim. Uykum gelmesi ihtimaline karşı yanıma birkaç tane sert aromalı naneli şeker almıştım. Cidden de işe yarıyor. Naneli şekeri tavsiye ederim, özellikle start noktasına giderken engebeli dağ yollarında iki saat yolculuk yapacaksanız en azından otobüs yolculuğunda ihtiyacınız olacak.

2 Mayıs Cumartesi – 2. Gün

2 Mayıs ile birlikte dağlarda ilk gecem başladı. Yarış o kadar kalabalıktı ki sürekli bir grubun içinde koşuyordum — benim için bu harikaydı. Neredeyse hiç yalnız kalmadım; önümde ve arkamda her zaman birinin olduğunu hissettim.

İkinci CP olan Colmeal’e büyük bir enerjiyle girdim. Dağlar arasında birbirinden güzel şist köylerden geçiyorsunuz; her köyün girişinde tabelada CP ismini tanıdığımda büyük bir coşkuyla koşmaya başlıyordum. Colmeal’deki bu coşku boşa çıkmadı: sıcak yemek servisi vardı! Makarna ve çorba sunuyorlardı; ben sadece çorba ve ekmek yedim, çay içtim.

Bir sonraki durak, 65. kilometredeki dropbag istasyonu Fajão’ydu. Gece karanlığında oraya doğru yola çıktım. Karanlık korkumdan dolayı onlarca yedek pil taşıyordum; birbirlerine sürtüp ses çıkarmasınlar diye peçetelere sarmıştım. Çoğunlukla orta kademede yakmak yeterliydi. O bölgede sis yoktu ama Torre civarında yoğun sis olduğuna dair uyarılar geliyordu. Fajão’ya alacakaranlıkta ulaştım.

Dropbagimi aldım ve planladığım gibi uzun taytımı giydim — ikinci gün çok sıcak olmayacaktı, hatta yağmur bekliyordu ve ekstra bir tayt taşıyıp tekrar üst değiştirmek istemiyordum. Dinlenirken vücut ısımı kaybetmemek için acil durum battaniyesini açtım, kendime küçük bir sürpriz yapıp el ısıtıcımı da kullandım. Böyle ufak şeyler büyük bir lüks gibi hissettiriyor. CP’de caldo verde (Portekiz’in meşhur lahana çorbası) ve etli ekmek vardı; et yemediğim için yalnızca ekmek yedim. Caldo verde doyurucu bir çorba değil-lahana ve sudan ibaret-, burada biraz daha fazla yiyebilirdim. Halihazırda onlarca koşucu yarışı bırakmış, servis bekliyordu — kırıkları olanlar, durumu ağır olanlar… Bu CP’de dinlenmek için uzanma alanı olacağı söylenmişti; Tuz Gölü’nden gelen kampet sevdam ile bu noktayı iple çekiyordum. Ama geldiğimde o alanların tamamında yaralılar yatıyordu. Onlar o haldeyken dinlenmek gibi bir talepte bulunamazsınız, yine oturarak sandalyede dinlendim. Bu dropbag noktasında toplam otuz dakika kaldım. Çıktığımda güneş doğmuştu.

Sırtımda taytın üzerine geçireceğim üst katman, yedek tişört, yedek çorap, içlik, bolca pil, iki kafa lambası, şapka, acil durum malzemeleri ve biraz yiyecek vardı. Elektrolit tabletim de yanımdaydı, her ihtimale karşı — ama tüm yarış boyunca yalnızca bir tane tükettim. Elektroliti büyük ölçüde doğal yollarla karşılıyordum: tuz, portakal, soda ve cips. Çok sıcak olmadıkça bu benim için yeterli; fazla terlemiyorum, susadıkça içiyorum.

Sonraki durak Malhada Chã’da bir selfie çektim. Yüzümdeki siyahlık, kilometreler boyunca içinden geçtiğimiz Portekiz’in yanan ormanlarının izi. Gözlerimdeki ışıltı ise o noktaya kadar gelmiş olmanın gururu — 86. kilometre! Tam o anda bitirebileceğimi anladım işte. Buraya kadar geldim ya, bu yarış biter, dedim kendime.

95. kilometrede Sobral de São Miguel. Kendimi yola öylesine kaptırmıştım ki köyü tanıyamadım bile — geçen yıl yarışı bıraktığım bu yer gündüz bambaşka görünüyordu. Gönüllüler beni hatırladı: “Bu sene yarış sizin için çok daha iyi gidiyor!” dediler. Bolca yedim, çok iyi geldi. Oradan güçlü bir çıkış yaptım.

  • Malhada Chã
  • Orman yangınlarının etkisi
  • Teixeira
  • Teixeira

Teixeira’ya giderken yolda Caroline ile karşılaştım — daha önce yolunu kaybettiğine tanık olup arkasından seslendiğim koşucu. Önlü arkalı ilerliyorduk; inişlerde o önde, tırmanışlarda ben. Bu CP’de iki tane fotoğraf çektim, çipimi okumadı alet ben de bir “kanıt” olsun istedim. Son km’lerde belime ilginç bir acı eşlik ediyordu, ve fark ettim ki regli olmuşum. Gerçekten de bugüne bekliyordum ama yarışın stresiyle biraz gecikmesini umuyordum. Maalesef zamanlaması benden bile dakikti. Yarışın bundan sonrası tüm o acıma bir de regli acısı eklendi. Teixeira’dan Alvoco da Serra’ya kadar olan kısmı birlikte koştuk. Nedenini tam anlayamasam da bu kısım beni en çok zorlayan bölüm oldu — Caroline de çok zorlandı. Yeterince dinlenemediğimizden kaynaklandığını düşündük.

Alvoco da Serra’dan sonra Torre tırmanışı başlıyordu. Yarışın 125. kilometresinde başlayan dikey kilometre yarışı — ciddi güç gerektiriyor. Teixeira’dan uyarı almıştık: Torre tırmanışı sıfır dereceye kadar soğuyacak, tüm ek katmanları giyin. Bu seviyede nemli bir havada bu dereceler dondurucu oluyor. Alvoco’ya ilk vardığımda yere oturdum, bacaklarımı uzattım. Bu noktadan sonra yarışı bırakanların ağırlığı hissediliyordu ama bunca kilometre geldikten sonra yalnızca kendimi dinliyordum. Bir koşucu Torre’ye giden 8 kilometrenin dördüne kadar gitmiş, kuadlarındaki ağrı nedeniyle geri dönmüştü. Morali çok bozuktu. Normalde ortamdaki enerjiden kolayca etkilenirim, modum düşer — ama o noktada kendi acımı bile duyamaz haldeyim. İşte o zaman anladım “akışa geçmek” nedir.

Bacaklarımı uzatmak çok iyi geldi. Babamın verdiği kremlerden Terapixi sürdüm — yarış boyunca sürekli kullandım, bir kutuyu bitirdim. İçliğimi giydim, taytımın üzerine ikinci kat uzun pantolonu geçirdim. Üzerimde beş kat giysi vardı. Yemek yedim, çay içtim. Caroline ile devam edecektik.

Alvoco da Serra’dan çıkarkenki coşkuyu hâlâ hatırlıyorum — bizi büyük bir sevinçle uğurladılar. Her adımda zirveyi göreceğimizden emindik. Biraz ilerledikten sonra Caroline terleyince üzerindeki ince poları çıkardı. Ben onu beklemekten üşümeye başlamıştım; poları ben giydim — altı kat üstle devam ediyordum.

Burası çok teknik, ıslak ve kaygan kayalardan oluşan bir dağ. Bacaklarım daha ne olduğunu anlamadan kendilerini dikey kilometre yarışında buluyordu. Bir noktaya kadar Caroline ile devam ettik; çok korkuyordu, mentali hiç iyi görünmüyordu. Nabzı tırmanışa göre çok yükselmişti, devam edemiyordu. Arkadan gelen iki kişi bizi geçti. Ben polara rağmen üşümeye başlamıştım. Onu o halde bırakmaya içim el vermiyordu ama hipotermi riskini göze alamayacaktım — devam ettim, parkurda arkadan gelenler de olduğunu biliyordum.

Sis o kadar yoğundu ki işaretleri görmek için durmak gerekiyordu; bazen işaret yerine karanlıkta size bakan bir çift yabani hayvan gözüne denk geliyordunuz. Organizasyonun “live trail uygulamasındaki rotadan yararlanın” önerisi şebeke olmadığı için pek işe yaramıyordu. Gözlerimin tüm keskinliğini kullanarak ilerlemeye devam ettim. Torre’de ambulanslar ve güvenlik ekibi vardı; arada ışıkla işaret vererek bize yön gösteriyorlardı. Geçen yıllarda CP zirvedeki Torre’deyken bu yıl birkaç kilometre aşağısındaki kayak merkezine taşınmıştı.

3 Mayıs Pazar – 3. Gün! Ve Mutlu Son

Torre CP’ye vardığımda 3 Mayıs’ın ilk saatlerini yaşıyorduk. İçeri girdiğimde birkaç koşucu hipotermiye girmiş, battaniyelerin altında sobalarla ısınmaya çalışıyordu. Ben de çok üşümüştüm. İki kap çorba, iki bardak sıcak çay içip ısınmaya çalıştım. Görevliler Caroline’den bahsediyordu. Ne olduğunu sorduğumda düştüğünü ve güvenlik görevlileriyle birlikte olduğunu söylediler. Biraz sonra geldi — düşüp dişini ve batonlarından birini kırmıştı. Çok üzüldüm. Soğuktan titriyordu, kafası pek yerinde değildi. Ama öyle güçlü duruyordu ki devam edeceğini söylüyordu. Bana ayak uyduracağını, onu beklememi istedi. Kararlılığı, hafiften deli deli bakmaya başlayan gözlerinden belliydi. Dağda onu yalnız bırakamazdım; Loriga inişinin ne kadar zorlu olduğunu da biliyordum. Kabul ettim, ama bana ayak uyduramazsa devam edeceğimi söyledim.

Tam anlamıyla ısınmak mümkün değildi, acil durum battaniyelerimizi bırakmak istemiyorduk. Görevliler battaniyelerden bize ekstra birer kat giysi yaptı. Ben yedi kat, Caroline altı kat giysiyle Torre’den inişe geçtik. Komik görünüyorduk, ve gözü kara. CP’den çıkarken Caroline bana dinlenirken sarılıp ısındığımız yün battaniyelerden birini işaret edip ciddi ciddi onu da yanımıza alıp alamayacağımızı sordu:) Hiçbir konfor sizi bu soğukta o gece inişine tam olarak hazır hissettiremiyor.

Caroline sürekli halüsinasyon görüyordu — gerçekten zorlu anlardı bunlar. Yanındaki gerçekten koparken gerçekliğe tutunmak: İki kişi adına gerçeğe daha sıkı ve daha güçlü tutunmam gerekiyordu ama benim sinirlerim de yıpranıyordu. Ben küçük de olsa bir tempo tutturmaya çalışıyordum, bu bizi oyalıyordu. Evet çok tehlikeli bir parkur, ve gece geçerken biraz daha yavaş olmak gerekebilir ama başka çaremiz yoktu. Geçtiğimiz kayaların arasında dereler vardı, ıslanmamak imkânsızdı. Çamur, kaya, dere, yosun… Bu şekilde ilerliyorduk. O yolculukta şunu anladım: bedensel eforla birlikte birini zihinsel olarak taşımak da ayrı bir yorgunluk. Ama onun varlığı da bana güç verdi — en zor anımda yanımdakini düşünerek bırakmama gücü.

Loriga vadisine indiğimizde kafa lambamın pilleri bitti. Sinirlerimin pilleri de eş zamanlı olarak tükenmişti. O noktada Caroline yardımcı oldu; pillerin kutuplarını doğru takmak bile dakikalar alıyordu benim için. Küfür edip duruyordum. O vadiyi onlarca kez inip çıkmıştım ama gece inişinde sanki çok daha fazla kaya varmış gibi hissediyordum. Bacaklarımız sırılsıklamdı. Vadi derken açık alanda koşmaktan bahsetmiyorum — her defasında üzerine tırmanıp öteki tarafına geçmeye çalıştığımız, pek de sağlam olmayan yüzlerce yosunlu kaya ve aralarından akan dereler.

İlk gecenin aksine gökyüzü açıktı; yıldızlar ve dolunay çok netti. Baraj gölünün yüzeyine yansıyan dolunay her yeri aydınlatıyor, bize ışık oluyordu. Caroline uygulamadan durumumuzu takip ediyordu ve cut-off’a yetişmemizin imkânsız göründüğünü söylüyordu. Ama ben yolu biliyordum. Bir noktadan sonra kayaların ıslaklığına aldırmadan olabildiğince hızlı koşmaya başladım.

Bir yerde “Loriga 2.6 km” tabelasını gördüm — oradan CP’ye aslında yaklaşık 3.5 kilometre kalıyor. Caroline bana ayak uydurdu, ona güveniyordum. Ama biliyordum ki bir kez daha düşse devam edemez, benim de durup yardım etmem gerekirdi. Her adımda “yavaş ol, çok tehlikeli!” diyordu. Elbette ben de düşebilirdim — ama kendi çalışmama güveniyordum. Bir risk aldım. O da kalan son enerjisini bu vadiden sağ çıkmaya harcadı; kayalıkların ve uçurumun gerçek tehlikesi yanında zihninin ona oynadığı oyunları bıraktı. O ikinci gece dağ, ikimiz için de gerçek anlamda bir can pazarıydı.

O tabeladan kısa süre sonra kayalık teknik parkurdan çıkıp köy yoluna girdik. Orada Caroline’e hızlanacağımı söyledim ve devam ettim. Arkamdan bağırıyordu: “Hey, sprint mi yapacağız?” Çok komikti — hızımız o noktada maksimum dakikada dokuz kilometre. Ama onca tırmanıştan geçmiş kuadlara sprint gibi hissettiriyor.

Loriga’ya sabah 07.00’de vardım. Burası aynı zamanda ikinci dropbag noktasıydı. Hemen üstümü değiştirdim ve çantamı daha hafif bir çantayla değiştirdim — bitirmek için artık hızlı olmam gerekiyordu. Oradaki görevli çok yardımcı oldu, bir yandan Torre’den iniş hızımız karşısında şaşkındı. Merakla bana sordu: “Nasıl bu kadar hızlı inebildiniz? Çoğu kişiden hızlı geldiniz Torre’den, zor bir inişti.” Gerçekten de yarıştaki genel performansımıza göre çok daha iyi bir performansla inmiştik, bir yandan bitirmek için başka bir şansımız yoktu ama benim için en önemlisi öncesinde yaptığım antrenmanların faydasıydı. Sanırım o nedenle Caroline parkurda aplikasyonu kontrol ederken bizim Loriga’da cutoff’a yetişemeyeceğimizi söylüyordu. Kendi yolunu bildiğinde tüm bu negatif konuşmaya kulak tıkayabiliyorsun. Loriga’da çok kalmadım. Burda güzel bir yemek yeme umudum vardı. Ne yazık ki CP’de çorba ya da sıcak yemek kalmamıştı. Karnım guruldayarak oradan ayrıldım.

Loriga CP’de Caroline nasıl devam edeceğimi sordu. Uzun bir yol yoldaşlık etmiştik, sanki yıllardır arkadaşmışız gibi hissediyordum. Ama tavırlarından bitirme iradesini yitirdiğini sezdim. Son CP’ye yarış bitimine 1.5 saat kala varmaktan bahsediyordu — biliyordum ki bu şekilde yarış tamamlanamaz. Ona yalnız devam edeceğimi söyledim; ama inişlerde benden hızlı olduğunu, beni yakalarsa finishe birlikte koşacağımızı da ekledim. Yolun bundan sonraki kısmı tehlikeli değildi, gün ışığı vardı, arkadan gelen koşucular vardı. Kendi devam etmemesi için hiçbir engel yoktu. İlk adımlarda onu geride bırakmak garip hissettirse de arkama bakmadan devam ettim.

Loriga’dan sonra bildiğim yerlerdeydim artık — bu rahatlıkla ilerliyordum. Son CP olan Lapa dos Dinheiros’a yaklaşırken arkamdan çok net baton sesleri duydum. Biraz bekledim ama kimse görünmedi; halüsinasyon mu diye kendimden şüphe ettim. İki gecedir uyumamama rağmen kafam sağlamdı. CP’ye yaklaşırken birden önüme iki koşucu çıktı. “Bunlar arkamızdaki iki kişi ama neden karşı yönden geliyorlar?” diye düşünürken beş, altı, on koşucu daha belirdi. Meğer 20 kilometre yarışı tüm hızıyla devam ediyormuş. Onlara orada rastlamak bana bir hediye gibiydi. CP’ye kadar onlara ayak uydurabildim — bu bile benim için büyük bir mutluluktu.

CP’ye yaklaştıkça her yer festival havasındaydı, insanlar bana moral veriyordu. Çorba bulmayı beklemiyordum ama çok açtım — ve en leziz çorba tam da buradaydı. İki kap içtim, son kez kremimi sürdüm ve saat 10.30’da bu CP’den çıktım. Saat 13.00’e kadar Seia’da olmam gerekiyordu, 10 kilometre kalmıştı. 20 km koşucularının enerjisine kapılarak devam ettim.

O an kendimi çok iyi ve güçlü hissediyordum. Ama sonradan yarış fotoğraflarına baktığımda bir gözümün neredeyse kapandığını ve o halde koştuğumu gördüm. Seia’ya yaklaşırken aklıma keşif antrenmanlarım değil, ilk yarış deneyimim geldi — bir 100 mil ve dört 50 km koşucusu olarak karanlıkta Seia’ya varmaya çalıştığımız o gece. Şimdi yolu biliyordum.

Sonlara doğru pek çok merdiven çıktı karşıma; bunlar gerçekten zaman kaybettiriyor, yalnızca merdivenler için on dakikam gitmiştir. Sonra finişin henüz görünmeden sesinin geldiği o büyülü an ve Seia’ya giriş… Bitirdiğimde o kadar mutluydum ki anlatamıyorum. 44 saat 41 dakika süren bir yolculuk.

Benden kısa süre sonra iki koşucu daha geldi — ilk kilometreleri birlikte koştuğumuz Raul ve arkadaşı. Son etapta duyduğum baton sesleri gerçekmiş! Caroline ise planladığı gibi 11.30’da Lapa dos Dinheiros’a ulaşmış, ama bitiremedi.

Bitirdiğimde ödül töreni çoktan başlamıştı, beni oraya yönlendirdiler. Yaş grubu ödülüm vardı! Tüm o zorlu yolun ardından güzel bir sürpriz oldu. Bitirme sarhoşluğuyla insanlarla konuşurken adımı iki kez anons etmişler ama duymamışım; sonunda beni ayrıca anons ettiler ve ödülümü aldım.

Yarış Sonrası

Yarış bittikten sonra dropbaglerimi aldım. Yürüme mesafesinde duş hizmeti vardı ama yürümek istemedim, sadece üstümü değiştirdim. Yarış öncesinden gözüme kestirdiğim açai bowl’u aldım. Elimde buz gibi kâse ile parka tam oturacakken yağmur başladı. Yarış boyunca koruduğum vücut ısımı tehlikeye atmadan hemen otogara geçtim. Bowl’u yedikten sonra öyle bir uyku çöktü ki anlatamam — kafamı tutamıyordum. Yarış alanıyla otogar arasındaki 200 metre bile benim için ayrı bir ultra maratondu.

Otobüs geldiğinde uyuyakalmışım; bilet satan yaşlı amca uyandırdı. Aldığım bileti hatırlıyordu — uzun uzun bitirme saatimi hesaplayıp almıştım. Uyku dışında çok iyi hissediyordum, yalnızca dizlerim neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Şansıma otobüs Coimbra’da aktarma yapıyordu. Bir şekilde uyanık kalıp kendimi Lizbon’a attım, oradan taksiyle eve döndüm. 21:00’da evdeydim.

Bana kalsa hemen uyuyacaktım ama yarış bittiğinden beri koşuşturmaktan düzgün bir şey yiyememiştim. Evde yemek yapacak enerjim yoktu, eve yemek söyledim. Normalde fast food yemem; biraz yedim ama fazlası rahatsız etti. Ertesi gün erken uyandım. Böyle yarışlar sonrasında vücut bir ritme giriyor, sabah kendiliğinden savaşa gider gibi uyanıyor. Beslenme konusunda zorlandım — evde hazır bir şey olmaması, markete gitmek zorunda olmam, ama her işi çok yavaş yapmak durumunda kalmam. Vücudum iyiydi ama kafam yavaşlamıştı. Dropbagleri açtım; birinin içinden küçük bir bal ve iki buff çıktı. Tatlı bir sürpriz. Akşam yemeğimi yiyip uyudum. Sesim kısılmıştı, çünkü parkurda Caroline ile konuşmaktan, dağda ya da aştığımız tepelerde yolunu şaşırdığında dönmesi için ona bağırmaktan sesim alışık olmadığı kadar çok çalışmış sanırım. Özellikle ikinci geceki zorlu dağ etabında sürekli telkin veriyordum ona, ve kulağı çok net duymuyordu. Bir de tabi yalnız koştuğum sıralarda kendi kendime mırıldandığım, bazen de mırıldanmayı abartıp eşlik ettiğim tüm o şarkılar da etkilemiş olmalı:)

Genel olarak iyiydim, ta ki Çarşambaya kadar. Beslenme düzenini tam oturtamamış olmam bağışıklığımı düşürdü ve grip oldum. Perşembe gecesi bu satırları yazarken grip de iyiden iyiye iyileşmek üzere.

Zihinsel ve duygusal olarak ise kendimi çok güçlü hissettim. Onca yol bana çok şey öğretti. Yarış boyunca zaman zaman güçsüz hissettiğim anlarda nedense aklıma babam geldi ve içimde bir güç uyandı. O yüzden bu yarışı babama adadım.

Onca saat patikaların üzerinde insanın aklına her şey geliyor — bir yerden sonra zihin tamamen boşalıyor. O boşluk yarışı izleyen günlerde de sürüyor. Enerji emen, ayak bağı olan tüm duygulardan istemeden de olsa arınıyorsun; arınamasan zaten devam etmek mümkün olmuyor. Bir noktadan sonra yalnızca kendimi değil, yanımdaki birini de taşıdım — hem bedenen hem zihnen. Onun korkusunu, titremesini, karanlıkta kaybolma ihtimalini. Kendi yorgunluğumun üzerine eklenen bu ağırlık farklı bir şey öğretti bana: insan en zor anında bile başkasına yer açabiliyor. Bu güzel. Ama aynı zamanda şunu da anladım — başkasını taşıyabilmek için önce kendi emeğinin değerini bilmen gerekiyor. Kendine harcadığın her saati, her antrenmanı, her keşif gezisini, her uykusuz geceyi ciddiye almış olman gerekiyor. O birikim olmasaydı taşıyacak gücüm de olmazdı.

Bu yarış benim için tam da bu farkındalık oldu. En küçük şeye verdiğimiz dikkat, harcadığımız enerji ne kadar kıymetli — dikkatin ve zamanın ne büyük bir kaynak olduğunu, ve bu kaynağa sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha, çok derinden anladım.

100 mil koşunca bedenin bir noktada tüm savunmalarını bırakıyor. Kontrol ettiğin her şey — duygular, ego, güçlü görünme çabası — hepsi eriyip gidiyor. Geriye en saf halin kalıyor. Bir bulutun güzelliğine bakıp donup kalıyorsun, bir yabancıya sarılmak istiyorsun, gözlerin sebepsiz doluyor. Bu kırılganlık aslında bir açılma. Belki de ultra koşunun en sessiz hediyesi bu — seni sana geri vermesi.

Ultra koşu, görünür güçlerin yarışı değil. En hızlı, en güçlü, en donanımlı olmak burada tek başına yetmiyor. Burada asıl olan taşıma kapasitesi — hem sırtındakini hem de kendi içindekini. Kendime zaman zaman hobbit gibi hissettiğimi söylerdim; dağlar karşısında küçük, görünürde sıradan. Ama hobbitlerin gücü tam da bu görünmezliğin içinde saklı. Kimsenin gitmek istemediği yere gidebilmek, büyük laflar etmeden sadece devam edebilmek, ve düşüldüğünde bile “yine de koşarım” diyebilmek. Belki güç, göründüğü gibi değildir hiç. Bu yarışı ilk kez sadece fiziksel ve zihinsel gücümün ötesinde içimde bitmek bilmeyen arzu ile koştum: Keşife, zirveye, kendini ve sınırları yenmeye duyduğum dizginsiz arzu. Bitirmek için çok güçlü olmak gerekiyor, evet. Ama sadece güç yetmiyor, işte o arzuya tutunmak gerekiyor bir noktadan sonra. Bu yarış, limitleri zorlayan parkuruyla her adımında hem bu arzuyu canlı tutuyor hem de böylelikle isminin hakkını veriyor — her adımda bir “OH MEU DEUS!” diye haykırmamak işten bile değil, ya da “Aman Yarabbi!”

Gelecek için Kendime Notlar

  • Jelsiz koşuyorsan CP’de ne bulursan ye.
  • Evde yarış dönüşü için buzluğa önceden hazırlayıp yemek koy.
  • Enerji korunumu üzerine daha detaylı çalış.

Keşif sırasında çektiğim videoları birleştirip yazıya yakın zamanda ekleyeceğim, şimdilik instagramdaki kısa videoları buraya bırakıyorum.

OH MEU DEUS by UTMB 100 MILE RACE REPORT

Introduction

I don’t even know where to begin with this race report. This is one of two races I’m obsessively drawn back to — the other being Runfire Salt Lake Ultra. After last year’s edition, I wrote a report covering both the 2024 and 2025 editions titled Oh Meu Deus Ultra Trail Serra da Estrela: An Irresistible Passion; you’ll find the link at the end of this report.

In June 2024, I ran the 50 km category — the race that first brought me to Serra da Estrela. It was here that I first experienced the technical terrain, the energy of the organization, the nature, and the feeling of standing on the peaks of Portugal. Beautiful as it was, I had to battle hypothermia in that first edition, which led me to reconsider my relationship with my body. Being strong matters, but the ability to retain body heat is also part of strength — just like mental strength.

Due to hypothermia, they held me at the last CP in Lapa dos Dinheiros for about 1.5 to 2 hours until I recovered. By then it had gotten dark, and since I hadn’t anticipated any of this, I had no headlamp with me. The rain that had caused my hypothermia had also rendered my phone unusable. I fought hard to catch the group ahead after leaving the CP — running in complete darkness with what I suspected was a cliff on one side, a void filled with roaring sounds that terrified me.

I eventually caught up with the group. There was one 100-mile runner and three 50 km runners. Two of the 50 km runners fell behind while the 100-mile runner decided to push harder and gave me one of her headlamps. That’s how I was able to finish. I was in awe of that woman — the calm, the surrender, the resilience she carried was a genuine source of inspiration. When I reached the finish, race director Paulo was there to greet me; he had been following my entire struggle on the course. Despite so many runners, this is an organization that sees and makes every single one of them feel seen.

In 2025, I came back to run the 100 km. That race started at night, at 22:00. I wrote about it in detail in the previous report, but this time I dropped at the first CP due to a mental collapse I never saw coming. The village was called Sobral São Miguel — so deep in the mountains that waiting for a ride took until morning. During that time, I befriended a volunteer who told me the entire history of the village.

Part of my PhD thesis intersects with this region of Portugal, the Centro region. The volunteer told me the village had been part of an ancient trade route — the Salt Road, Rota do Sal — through which salt collected from the coast was carried into the interior and deep into the Iberian Peninsula. He mentioned that the houses in this village, famous for their schist stone construction, still bear traces of salt inside. The CP was set up in the village’s old primary school, which had been closed for years due to an aging population. The young volunteer we spoke with, in his thirties, was among the last students that school ever had.

I was of course heartbroken after dropping. But I drew very important lessons from it. After that DNF, I didn’t rush to set a new goal — but I knew exactly what needed to change if I ever came back. Above all: overcoming my fear of running in the mountains at night, and my fear of hypothermia.

In September 2025, it was announced that this year’s edition would be part of the UTMB World Series.


Pre-Race Explorations

I made three exploratory trips to Serra da Estrela before the race. The first was before I even registered — a trip to Covilhã with Yannick at the end of November 2025. This is on the southeast side of the Serra da Estrela range, the exact opposite end from where the race takes place. It wasn’t training-focused; our goal was a relaxed trek and to get as close to the summit as possible. We pushed through rocks, rain, and fog. Three kilometres from the summit, the mist became so thick you couldn’t see a hand in front of your face, and snow was beginning to fall. The memories of hypothermia echoed through my body and I was truly frightened. All I could think about was the hot chocolate we had passed up in the last village. We turned back from that point. It was still a beautiful experience — I had breathed the mountain’s air again. Even though I hadn’t yet registered, Serra da Estrela never fully left my mind.

I decided to enter the race in February, feeling that I had finally found the strength to finish 100 km this time. But by then, every category except the 100 miles was full. With only a moment’s hesitation, I signed up for the 100 miles. From the moment I pressed register, I knew I had no right to hesitate. I moved into a fast, decisive planning phase and got myself into discipline.

My second and third exploratory trips were to Loriga, one of the villages close to the summit Torre and on the race route. I stayed one night on the first visit, two nights on the second. On the first trip, I walked the entire stretch between Seia and Loriga — the last 25 kilometres of the race — in reverse, with a heavy pack on my back. Then I climbed from Loriga to Torre and descended two days in a row, completing the Torre-Loriga descent both in reverse and forward, twice in total. Photos and videos from these explorations are below.

As you can see from these late March and early April trips, the snow hadn’t yet melted — but the sun kept the trail relatively dry. During the race, I kept in mind that the rocks in this extremely humid region could be wet. My goal was to become one with the rocks. The Loriga valley, which I would descend at night, is a place of wet, mossy, muddy rocks, where the wind strips heat from your body like a vortex with every gust. I wanted to move through it as fluidly and comfortably as if it were a home I’d lived in for forty years.

On the night of my first exploratory trip, there was a full moon. I realized the first night of the race, exactly one month later, would also be a full moon. The sky was crystal clear when I went for training. I had stretched out on my bunk after the day’s effort. I was alone in the twenty-person dorm — alone in the entire hostel; even the staff had left. It was 01:30 and I couldn’t sleep. The wind was blowing so hard that fear crept inside me. Soon that fear gave way to something else: pity for the version of myself who, exactly one month later, would be trying to descend that mountain visible through the window in front of my bunk, in the darkness of night. During races, this feeling sometimes comes over me — the mountain feels so vast, I feel so small; like a hobbit trying to cross mountains. That night I felt so much pity for myself that I eventually ran out of it. And indeed, that feeling never returned during the race.

I completed the second exploration a week later, in April, this time with Yannick joining me. On the first day we did the Torre climb and the descent to Loriga together. We followed a route through the snow; by race day those snows had probably still not melted, but the organization routed us along alternative paths around them. Crossing the snow wasn’t impossible, but given that I’d be making the descent at night, this was a welcome change. I had gotten used to Loriga’s harsh wind by now, but Yannick couldn’t sleep that night because of it. On the second day, we trained the exit from Loriga in storm and rain. Continuing from Loriga toward the last CP, Lapa dos Dinheiros, you make your final steep climb; the elevation gains after that are far more forgiving. Knowing this in advance alone gives you strength. Afterward, I did some free exploration runs around Loriga, going off the race route to take in the surrounding beauty.

These exploratory trips to Serra da Estrela provided valuable elevation gain, but that alone wasn’t enough. Every weekend I went to Arrábida and Sintra to train — most weeks both Saturday and Sunday. These two places are the closest to where I live that offer meaningful elevation and terrain far closer to mountain running than the coastline I call home.


Race Eve — April 30

I set out at 05:00 on Thursday, April 30. I hadn’t slept the night before out of excitement. I had already prepared most of my dropbags ten days earlier. It started raining as I left Lisbon. I slept for most of the approximately four-and-a-half-hour journey to Seia. I dropped my bags at the hostel and picked up my race kit. Seia is a small town — everything is within walking distance. I stayed at the same hostel I stay at every year. This time I had only booked one night; I made no plans for after the race or for the possibility of dropping out. I did a small grocery run for food and drinks. I finalized the dropbags, ate something, and fell asleep around 16:00. I woke up at 22:00, finished the remaining food, and went back to sleep. My sleep performance was good — when I had to get up at 10:00, I felt like I could have slept more, but I was thoroughly rested, both mentally and physically.


May 1, Friday — Race Day! (Day 1)

I woke up at 10:00 Friday morning. Dropbag submission was due by 11:00, and at 13:00 we would be heading to the start in Lousã by shuttle. I dropped my bag, had breakfast, and packed plenty of food for the journey: bread, a protein drink, fruit juice, mint candy, nuts, mint gum, and a banana. I also wanted to buy my return bus ticket then — the race was very crowded and finding a seat later could be difficult. Making all my plans around finishing the race was orienting my mind in that direction too.

At 13:00, we set off for Lousã in seven large coaches. The journey takes about two hours. For the next two days we would be trying to cross the mountains and make it back to Seia. A CP had been set up at the start area in Lousã, which I liked — but I had already eaten plenty. A last-minute route change was announced: for safety reasons, the first stage had been extended by 3 kilometres and 100 metres of elevation, and the total time limit had been raised from 44 to 45 hours. The final minutes passed quickly and we were off.

I reached the first CP, Ribeira Cimeira at the 26th kilometre, before May 1 ended. I was already feeling strong in the first stage; we had started with a beautiful climb. Despite the route extension for safety, the new route had its own small hazards — a tree root could suddenly hang down over your head as you ran, for instance. Portugal’s terrain is full of surprises; even after years here I’m still getting used to it. But supporters stationed at critical points were waiting to warn runners. The spectator and supporter crowd was incredible — it felt like all of Portugal was there and the energy was extraordinary. As we climbed we passed through fog; I put on my headlamp before reaching the first CP.

There was no hot food at this first CP, only sweet and salty snacks. Hot food would have been welcome — I ran this race without gels, relying entirely on solid food. I had also promised myself not to drink much coffee or fizzy drinks during the race, and I kept that promise. I had one small coffee in the mornings, and treated myself to an afternoon espresso when I spotted an espresso machine in Teixeira. At the first CP I put on the long-sleeved top I’d been carrying in my pack, drank plenty of hot tea, and ate plenty of biscuits. I had brought a few strong mint candies in case sleepiness crept in — and they genuinely work. I’d recommend mint candy, especially if you’re facing a two-hour bus ride on winding mountain roads to the start.


May 2, Saturday — Day 2

With May 2 came my first night in the mountains. The race was so crowded that I was constantly running within a group — for me, this was wonderful. I was almost never alone; there was always someone ahead of me and behind me.

I entered the second CP, Colmeal, with great energy. You pass through beautiful schist villages nestled among the mountains, and every time I recognized a CP name on the village sign, I’d start running toward it with a surge of excitement. That excitement wasn’t wasted at Colmeal — there was hot food! Pasta and soup; I had only soup and bread, and drank tea.

The next stop was Fajão, the dropbag station at the 65th kilometre. I set out toward it in the dark of night. Out of fear of the dark, I was carrying dozens of spare batteries, wrapped in tissues so they wouldn’t clink against each other. Running on medium brightness was generally sufficient. There was no fog in that area, though warnings were coming in about thick fog around Torre. I arrived at Fajão at twilight.

I picked up my dropbag and put on my long tights as planned — the second day wasn’t going to be very warm, rain was expected, and I didn’t want to carry extra tights and go through the effort of changing again. While resting, I opened my emergency blanket to preserve body heat and treated myself to a hand warmer — small things like these feel like great luxuries out there. The CP had caldo verde — Portugal’s famous kale soup — and a meat sandwich; since I don’t eat meat I only had bread. Caldo verde isn’t a very filling soup — just kale and water — I could have eaten more here. Dozens of runners had already dropped and were waiting for transport — people with fractures, people in serious condition. I had been told there would be a lying-down rest area at this CP; I’d been looking forward to it since my sleeping-pad obsession from Tuz Gölü. But when I arrived, the entire area was occupied by injured runners. You can’t make a request to rest when they’re in that state, so I rested sitting in a chair. I spent a total of thirty minutes at this dropbag station. When I left, the sun had risen.

On my back: an upper layer to go over my tights, a spare t-shirt, spare socks, a base layer, plenty of batteries, two headlamps, a hat, emergency supplies, and some food. I also had electrolyte tablets — just in case — but used only one throughout the entire race. I was mostly managing electrolytes naturally: salt, oranges, soda, and crisps. As long as it’s not very hot, this is enough for me; I don’t sweat heavily and I drink when I’m thirsty.

At the next stop, Malhada Chã, I took a selfie. The black on my face was the residue of Portugal’s burned forests we had been running through for kilometres. The light in my eyes was the pride of having made it that far — 86 kilometres! It was right at that moment that I knew I could finish. I’ve made it this far, I told myself. This race is going to end.

At the 95th kilometre: Sobral de São Miguel. I had been so absorbed in the road that I didn’t even recognize the village — the place where I had dropped out last year looked completely different in daylight. The volunteers remembered me: “This year is going much better for you!” They were wonderfully helpful. I ate plenty, it did me a lot of good. I left with a strong exit.

On the way to Teixeira I ran into Caroline — the runner I had spotted losing her way earlier and called out to. We were trading the lead; she was faster on the descents, I was stronger on the climbs. At this CP I took two photos — the chip reader wasn’t working so I wanted some evidence. In the final kilometres a strange pain had settled into my lower back, and I realized I had gotten my period. I had been expecting it around this time but was hoping the stress of the race might delay it slightly. Unfortunately, its timing was even more precise than mine. From that point on, everything that followed was accompanied not just by race pain but by period pain too.

We ran together from Teixeira to Alvoco da Serra. For reasons I couldn’t fully understand, this section was the most challenging part of the race for me — Caroline struggled too. We thought it was because we hadn’t been able to rest properly.

After Alvoco da Serra came the Torre climb — a vertical kilometre beginning at the 125th kilometre of the race. It demands serious strength. We had received a warning from Teixeira: the Torre climb would drop to zero degrees, put on all your extra layers. At this level of humidity, those temperatures are truly freezing. When I first arrived at Alvoco, I sat on the ground and stretched my legs. The weight of those who had dropped by this point was palpable, but after coming so far I was listening only to myself. A runner had turned back after covering four of the eight kilometres to Torre due to quad pain — his morale was very low. Normally I’m easily affected by the energy around me and my mood drops, but at that point I couldn’t even feel my own pain. That was the moment I understood what it means to be “in flow.”

Stretching my legs helped enormously. I applied Terapixi — the cream my father had given me — and continued to use it throughout the race, going through an entire tube. I put on my base layer, then a second pair of long trousers over my tights. Five layers on my body. I ate, drank tea. Caroline and I would continue together.

I still remember the energy when we left Alvoco da Serra — they cheered us off with tremendous enthusiasm. With every step we were certain we’d see the summit. A little further on, Caroline started sweating and took off her thin fleece. I had been waiting for her and was getting cold; I put on the fleece — six layers now. This is a highly technical mountain, full of wet and slippery rocks. My legs found themselves in what amounted to a vertical kilometre race before they even knew what was happening.

We continued together up to a point; she was very frightened, her mental state was not good. Her heart rate was spiking far beyond what the climb warranted; she couldn’t keep going. Two runners coming from behind passed us. I was starting to feel cold despite the extra fleece. I couldn’t bear to leave her in that state, but I couldn’t risk hypothermia — I kept going, knowing there were others behind us on the course.

The fog was so thick that we had to stop to spot the trail markers; sometimes instead of a marker you’d find yourself looking into a pair of wild animal eyes staring back at you from the dark. The organization’s suggestion to “use the live trail app for navigation” wasn’t particularly useful with no signal. I used every ounce of my visual sharpness to keep moving forward. At Torre there were ambulances and a security team, occasionally signalling with lights to guide us toward them. In previous years the CP had been at the summit of Torre itself; this year it had been moved to the ski resort a few kilometres below.


May 3, Sunday — Day 3! And a Happy Ending

By the time I reached Torre CP, we were in the early hours of May 3. When I walked in, several runners had gone into hypothermia and were trying to warm up under blankets by the heaters. I was also very cold. I drank two bowls of soup and two cups of hot tea while trying to warm up. The staff were talking about Caroline. When I asked what had happened, they told me she had fallen and was with the safety team. She arrived shortly after — she had fallen and broken a tooth and one of her poles. I was devastated. She was shivering from the cold, not entirely coherent. But she was standing so strong, saying she would continue. She asked me to wait for her, saying she’d keep up with me. Her determination was clear from her eyes, which had taken on a slightly wild look. I couldn’t leave her alone on that mountain; I also knew exactly how brutal the Loriga descent would be. I agreed, but told her that if she couldn’t keep up, I would continue.

We couldn’t properly warm up and didn’t want to give up our emergency blankets. The staff fashioned extra layers for us from the blankets. I set off from Torre with seven layers, Caroline with six. We must have looked quite something — and quite fearless.

Caroline was hallucinating continuously — these were genuinely difficult moments. While what was beside her was slipping away, she needed to hold on to reality — and I needed to hold on to it more tightly and more forcefully for both of us, even as my own nerves were fraying. I tried to keep a small but steady pace; it kept us grounded. Yes, it’s a very dangerous course, and moving a little slower at night may be necessary, but we had no other choice. Between the rocks we crossed were streams — getting wet was unavoidable. Mud, rock, stream, moss — this is how we continued.

On that journey I understood something: carrying someone mentally, on top of physical effort, is its own exhaustion. But her presence also gave me strength — the strength not to leave someone behind when it matters most.

When we descended into the Loriga valley, my headlamp batteries died. My nerves died simultaneously. At that point Caroline helped me; even placing the batteries the right way was taking me minutes. I was swearing constantly. I had descended this valley dozens of times, but in the night descent it felt like there were far more rocks. Our legs were soaking wet. When I say valley, I don’t mean open terrain — I mean hundreds of mossy rocks of questionable stability that you have to climb up and over to get to the other side, with streams running between them.

Unlike the first night, the sky was now clear — the stars and the full moon were very sharp. The full moon reflected on the reservoir lake lit everything up and served as our guiding light. Caroline was tracking our progress on the app and said it looked impossible to make the cut-off. But I knew the route. At some point I stopped caring about the wet rocks and started running as fast as I could.

At one point I saw a sign that read “Loriga 2.6 km” — though from there it’s actually about 3.5 kilometres to the CP. Caroline kept up with me; I trusted her. But I knew that if she fell one more time, she wouldn’t be able to continue and I’d have to stop and help her. With every step she was saying “slow down, it’s so dangerous!” Of course I could fall too — but I trusted my own training. I took a risk. She channelled her remaining energy into getting through this valley alive, letting go of the games her mind was playing on her alongside the very real dangers of the rocks and the cliff edge. That second night in the mountains was, for both of us, a genuine fight for survival.

Shortly after that sign, we left the rocky technical terrain and turned onto the village road. I told Caroline I was going to push and kept going. She called after me: “Hey, are we sprinting now?” It was very funny — our pace at that point was a maximum of nine minutes per kilometre. But after climbing all those mountains, it does feel like a sprint.

I arrived in Loriga at 07:00. It was also the second dropbag station. I immediately changed my clothes and switched to a lighter pack — I needed to be fast now to finish. The volunteer there was wonderfully helpful, and was astonished at how quickly we had descended from Torre. He asked curiously: “How did you come down so fast? You came down faster than most people — it was a tough descent.” We really had descended much better than our overall race performance would suggest; partly because we had no other option, but for me the most important thing was the benefit of all that prior training. I think that’s why, when Caroline was checking the app on the course and saying we wouldn’t make the cut-off at Loriga, she was wrong. When you know your own route, you can close your ears to all that negative noise.

I didn’t stay long in Loriga. I had been hoping for a proper meal here. Unfortunately, no soup or hot food remained at the CP. I left with my stomach growling.

At the Loriga CP, Caroline asked how I was going to continue. We had shared a long road together and it felt as if we’d been friends for years. But from her manner I sensed she had lost the will to finish. She was talking about reaching the last CP with only 1.5 hours until the race cutoff — I knew that wasn’t going to work. I told her I’d continue alone, but that she was faster on descents and if she caught up with me we’d run the finish together. The rest of the route wasn’t dangerous, it was daylight, there were runners coming behind — there was nothing to stop her from continuing on her own. Leaving her behind felt strange in those first steps, but I kept going.

After Loriga I was on familiar ground — I moved with the ease that comes from knowing the way. As I approached the last CP, Lapa dos Dinheiros, I heard very clear trekking pole sounds behind me. I waited a little but saw no one; I started questioning myself — was I hallucinating? Despite two nights without sleep, my mind was sharp. As I got closer to the CP, two runners suddenly appeared in front of me. “Those are the two behind us, but why are they coming from the opposite direction?” — and then five, six, ten more runners appeared. It turned out the 20 kilometre race was in full swing. Running into them there felt like a gift. I managed to keep up with them all the way to the CP — just being able to do that was a joy.

As we approached the CP the atmosphere was like a festival, and people were cheering me on. I hadn’t expected to find soup here but I was very hungry — and the best soup of the entire race was right here. I had two bowls, applied my cream one last time, and left this CP at 10:30. I needed to be in Seia by 13:00, with 10 kilometres remaining. I let myself be swept up in the energy of the 20 km runners and kept going.

In the moment I felt very strong and good. But when I looked back at race photos afterward, I could see that one of my eyes was nearly closed and I was running in that state. As I approached Seia, what came to mind wasn’t my training explorations but my very first race experience here — that night when one 100-mile runner and four 50 km runners were all trying to reach Seia in the dark. Now I knew the route.

Near the end, many staircases awaited me — they really cost time; I must have lost ten minutes to staircases alone. Then the magical moment when you hear the finish before you can see it, and the entry into Seia… When I finished, I was so happy I can’t put it into words. A journey of 44 hours and 41 minutes.

Two runners arrived shortly after me — Raul and his friend, whom I had run alongside in the early kilometres. Those pole sounds I heard in the final stage were real! Caroline, as she had predicted, reached Lapa dos Dinheiros at 11:30 — but couldn’t finish.

When I finished, the awards ceremony had already begun and they directed me there. I had an age group award! After all that difficult road, a beautiful surprise. While I was talking with people in the post-finish daze, they had announced my name twice but I hadn’t heard; they ended up making a separate announcement for me and I received my award.


After the Race

After the race I collected my dropbags. There was a shower facility within walking distance but I didn’t want to walk — I just changed my clothes. I got the açai bowl I had been eyeing before the race. I was just about to sit down in the park with my ice-cold bowl when it started raining. Not wanting to jeopardize the body heat I had carefully maintained throughout the race, I went straight to the bus station. After finishing the bowl, a sleep so overwhelming came over me that I can’t describe it — I couldn’t hold my head up. The 200 metres between the race area and the bus station was its own ultra marathon.

When the bus arrived I had already fallen asleep; the elderly ticket seller woke me up. He remembered the ticket I’d bought — I had spent a long time calculating my finish time before buying it. Apart from the sleep, I felt very good; only my knees were bewildered by what had happened to them. Fortunately the bus made a connection in Coimbra. I somehow stayed awake and got myself to Lisbon, then home by taxi. I was home by 21:00.

I would have gone straight to sleep, but I hadn’t managed to eat properly since the race ended. I had no energy to cook, so I ordered food. I don’t normally eat fast food; I ate a little but too much of it made me feel unwell. The next day I woke up early. After these kinds of races, the body settles into a rhythm — it wakes up in the morning ready for battle, as if on autopilot. I struggled with nutrition — nothing ready at home, needing to go to the supermarket, but having to do everything very slowly. My body was fine but my mind had slowed down. I opened the dropbags; from one of them came a small jar of honey and two buffs. A sweet surprise. I ate dinner and went to sleep.

My voice was hoarse — from talking to Caroline on the course, calling out to her when she lost the route on slopes and peaks, and the constant reassurances I kept giving her through that gruelling second night in the mountains, when her hearing wasn’t fully clear.

Generally I was fine, until Wednesday. Not having fully gotten my nutrition on track weakened my immune system and I came down with flu. As I write these lines on Thursday evening, the flu is well on its way out.

Mentally and emotionally I felt very strong. That long road taught me so much. In moments when I felt weak during the race, my father would come to mind for some reason, and a strength would rise inside me. For that reason, I dedicated this race to my father.

For hours on the trails, everything comes to mind — and then at some point the mind empties completely. That emptiness continues in the days that follow the race. You’re unwillingly purged of all the emotions that drain your energy and hold you back; if you weren’t, continuing simply wouldn’t be possible.

At some point I was carrying not only myself but also the person beside me — both physically and mentally. Her fear, her trembling, the possibility of getting lost in the dark. This weight added on top of my own exhaustion taught me something different: even at your most depleted, you can make room for someone else. That’s beautiful. But I also understood this — to be able to carry someone else, you first need to know the value of your own effort. You need to have taken seriously every hour, every training session, every exploratory trip, every sleepless night you invested in yourself. Without that accumulation, I would not have had the strength to carry anything at all.

This race was exactly that realization for me. How precious the attention and energy we give to even the smallest things — the value of time and attention as resources, and the importance of protecting those resources — I understood this once again, and more deeply than ever.

100 miles in, the body drops all its defences. Everything you control — emotions, ego, the effort to appear strong — all of it melts away. What remains is your most essential self. You stop and stare at the beauty of a cloud, you want to embrace a stranger, your eyes fill with tears for no reason. This vulnerability is actually an opening. Perhaps this is the quietest gift of ultra running — that it gives you back to yourself.

Ultra running is not a competition of visible strengths. Being the fastest, the strongest, the best-equipped is not enough on its own. What matters here is carrying capacity — both what’s on your back and what’s inside you. I have said to myself at times that I feel like a hobbit; small before the mountains, ordinary in appearance. But the strength of hobbits lies precisely within that invisibility. Being able to go where no one else wants to go, being able to simply keep going without grand declarations, and being able to say “I’ll run anyway” even after falling down. Perhaps strength was never what it appeared to be.

In this race, for the first time, I ran not only on physical and mental strength but on the relentless desire that burns inside me and simply won’t go out: the unbridled desire to explore, to reach the summit, to overcome oneself and one’s limits. You need to be very strong to finish — yes. But strength alone is not enough; at some point, you need to hold on to that desire. This race, with its limit-pushing course, keeps that desire alive with every step while doing full justice to its name — at every turn, crying out “OH MEU DEUS!” feels almost involuntary, or in plain English: “Oh My God!”


Notes to Self for the Future

  • If you’re running without gels, eat whatever you can find at the CPs.
  • Before race day, prepare and freeze meals at home for your return.
  • Work in more detail on energy conservation strategies.

RUNFIRE SALT LAKE ULTRA TRAIL 100 MİL YARIŞ RAPORU

2022’de Tuz Gölü’nde ilk kez 100 mil koştuğum günden beri buraya geri dönüp bu mesafeyi tekrar tekrar koşacağımı çok iyi biliyordum. Doğrusu, parkurdan ayrı kaldığım bu 3 yılda, çoğu gece rüyamda en azından 40 km’den oluşan bir turu koştuğum rüyalar görürdüm: Tuz adeta beni çağırıyordu. Doktora sebebiyle 2023’te yarışa katılamadım, bir yandan da iki yarış arasında en az bir sene bırakmak benim için daha uygun olur diye düşünüyordum. Kendi dışımda gelişen sebepler olmasa kendime verdiğim sözleri bozup kendimi start noktasında bulabileceğimi çok iyi biliyordum, bu dürtüye karşı irade göstermek benim disiplinimin en hassas yanı olabilir. 2024 yılında da yarış gerçekleşmedi. 2024 Eylül ayında yeni taşındığım odamda bir rüya gördüm, Tuz Gölü’ne 100 mil koşmaya gidiyordum ancak yeri değişmişti, çok uzun ve saçma yollardan geçiyorum bir türlü starta varamıyorum, yarış başlamadan önce 16 km koşmuş bulunuyorum. Start alanına geldiğimde kış mevsimiymiş ve benim mevsime uygun kıyafetim yok, dropbagim de karlı tuzlar altında kalmış, saat 6 olmasına rağmen mevsimden dolayı güneş batmış ve çok yalnızım. Ama ben “yine de koşarım,” diyorum tüm bu aksiliklere karşı: Bunların yarış boyunca adeta mottom, mantram olan sözler olacağını bilemezdim. Bu rüyadan bir süre sonra 2025 yarışı sosyal medyada duyuruldu- hem de yeni parkuruyla, tuzun çağrısına daha fazla kayıtsız kalamazdım ve kayıt oldum! Geçtiğimiz senelerde Tuz Gölünün Şereflikoçhisar bölgesinde yapılan yarış bu sene Eskil tarafında gerçekleşecekti.

Antrenman sürecim doktoranın ilk zamanlarına kıyasla daha rahat geçti, artık birden fazla odaklanma isteyen işi yürütecek disiplin ve düzeni hayatıma kazandırmıştım. Bu sene, geçmiş senelere ek olarak yogaya çok odaklandığım bir yıl oldu. Yoğun bir eğitmenlik eğitimi aldım, hatta bir haftalık inzivası yarıştan tam 2 hafta önceydi. Bir hafta boyunca tüm gün uzun süreler yoga yapmak beni yarıştan önce biraz zorladı. Aslında “fasyal yoga” denilen konfor alanında kaldığımız bir yoga stili yapıyorum ama bedenimde harekete geçirdiği yerler koşudan çok farklıydı, ve bazı günler uzun yoga derslerinden sonra yatağa gidecek halim bile kalmadan yere uzanıp şunu dediğimi hatırlıyorum: Tuz Gölü’ne gitsem de biraz kafamı dinlesem! Tüm bu yoğunluğa rağmen bu eğitimde öğrendiğim basit ama etkili hareketler antrenman ve yarış öncesi/sonrasında hep benimle oldu, hatta yarış boyunca bana eşlik eden yoğun bel ağrımı rahatlattı. Bu hareketleri içeren bir videoyu da YouTube kanalına ekleyeceğim. Bu hazırlık sürecinde koştuğum tüm yarışların raporu blogumda mevcut, bunların yanı sıra dağlarda uzun zamanlar geçirdim bulabildiğim tüm fırsatta. Sıcak antrenmanlarımı Portekiz’de yapmak zorunda kaldım, 100%’lere varan nem oranlarında o sıcakta antrenman yapmak beni aşırı zorladı, o konuda bu sene biraz eksik kaldım.

Yarış günü sabah erkenden Ankara’dan Aksaray’a otobüsle gittim, yarıştan önceki son hafta yolculukla geçmişti ancak son birkaç gün kardeşimde dinlenmiştim. Otogardan bir servis biz koşucuları karşılayıp etkinlik alanına getirdi. Bu sırada Selçuk ve Lal ile tanıştım, çadırlarımızı yan yana kurduk. O kısa sürede güzel bir dostluk kurduk, o kadar planlama yapmama ve aylar öncesinden çantamı hazırlamama rağmen zorunlu malzemelerden ayna ve çakmağı unutmuştum. Aynayı Lal’den ve çakmağı Fıratali’den aldım. 2022’den beri Türkiye’de yarış koşmamıştım, arkadaşlarımı görmek bana iyi geldi. Bu enerjiyi özlemiştim. Hava sıcaktı ama çadırın gölgeliğinde biraz dinlenme fırsatı buldum yarış öncesi. Zorunlu malzeme kontrollerinden sonra yarış kitimi aldım. Dropbag’i bıraktım. Geçen yarışta dropbag’e çok fazla gereksiz şey koymuştum, bu sefer biraz daha akıllıca hazırladım, özellikle eşyaları küçük şeffaf plastik çantalarda organize etmem iyi oldu. Yedek giysiler, gece için rüzgarlık, yedek yiyecek, bol güneş kremi ve ilk yardım malzemeleri, powerbankler vardı çantamda. Yedek ayakkabı bu sefer almadım.

  • Start Öncesi
Yarış Kurgusu – 4 tur döndüğümüz parkur

Son yarım saat hızla geçti: Kısa bir ısınma, teknik toplantı, uzun süredir görmediğim arkadaşlarla selamlaşma ve motivasyon tazeleme ile. Bu hissi daha önceden bilmek bir yandan huzur ve konfor verirken bir yandan da “bu sefer nasıl olacak?” düşüncesi son dakikalarda heyecanımı katlıyordu. Start her zamanki gibi çok coşkuluydu. İlk 10 km, yavaşça batan güneşin eşiliğiyle kalabalıklar içinde koştuk. Parkurda uzun sürecek gece yalnızlığı öncesi çok iyi geldi. Bu yarışta yine geçenki gibi gece koşabildiğim kadar çok km bitirmeye odaklandım, bir nevi gündüzün sıcağının beni yavaşlatacağına dair bir ön kabul ile. 2002’de sabit ve yavaş bir pace’i yarış boyu koruma hedefi ile başladığım yarışta son dakika bu şekilde bir hedef güncellemesine gitmiştim. Sabit bir pace’i korumak hala bu yarış için bir hedefim, daha çok hazırlanmam lazım bunun için.

İlk Günbatımı

İlk dropbag noktası, 40. km

İlk tur genel olarak güzel geçti. Yalnızca 20. km itibariyle başlayan sırt ve bel ağrım beni biraz engelliyordu. Koşmama engel değildi, muhtemelen çok ağır çantaları uzun süre taşıyıp yeterince dinlenememekten kaynaklanan bir ağrıydı. Ara ara koşudan aldığım zevki biraz azaltsa da dinlenerek devam ediyordum. CP’lerde bolca beslendim: muz, haşlanmış patates, ekmek, tuzlu limon, soda, tuz tableti. Bu yarışta jel tüketmedim. Yanıma da CP’ler dışında yiyecek almadım. CP’den çıkarken biraz kuru ekmek ya da çubuk kraker alıyordum ceplerime. Gece ilerledikçe CP’de çorba ve kahve içtim, 80. km’ye doğru yola çıkmadan hemen önce bir mercimek çorbası. Hava soğuyordu. Fıratali ile CP’de karşılaştık, ben 2. dropobage doğru yol alırken Fıratali hipotermiye girmiş ve yarışı bırakmıştı. Onu battaniyeye sarılı etkinlik alanına taşınırken görmek kolay olmadı. Hava gerçekten soğumuştu, bu sıralar yavaşlamak bir seçenek olmuyor gerçekten. 2. kez dropbag noktasına geldiğimde güneş doğuyordu, burada biraz daha uzun kaldım ve şortumu değiştirdim. Rüzgarlığımı bıraktım. Bir süre uzanarak dinlendim. Dropbage uğradığım 3 noktada da uzanarak dinlendim, ve her seferinde bunun süresini arttırdım. İlkinde 5 dk, ikincide 10 ve üçüncüde 15. Gündüz olduğunda özellikle güneş yakmaya başladığında CP noktalarında kısa bile olsa kampete uzandım. Son 20 km kala ise gerçekten uzun bir uyku sonrası devam ettim, yaklaşık 25 dakika. Ancak bu uyku olmasaydı devam etmekte çok zorlanırdım.

3. Turda ilerlerken, güneş yükseliyor,

Gündüz saat 1-2’ye kadar sıcaklık tahammül edilebilir seviyelerdeydi benim için, ama sonrası gerçekten psikolojik bir savaş gibiydi. Öyle ki bir noktada sırt ağrımı unutturdu. Tek iyi yanı buydu. Yine de çok yavaşlamıştım. Stratejimi dinlenebildiğim kadar dinlenip devam etme olarak güncelledim. Dinlenme sürelerimin uzunluğu normalde beni strese sokuyordu, ama bu sefer buna ihtiyaç duydum ve bedenimi dinledim. Hiç esmiyordu, ve 40-80 km’ler de yarışı tamamladıkça parkur iyice boşalmıştı. Gündüzü çekilir kılan şeylerden biri onların enerjisi ve desteği oluyor.

Son tura başladığımda yeterince dinlenmiş hissetmiyordum. 10 km sonraki CP’de biraz dinlendim, güneşin etkisini daha da yitirmesini beklemeyi tercih ettim. Birinci üçgeni koştum, bu üçgenin sonlarına yaklaşmıştım ki ilk halüsinasyonum bana merhaba dedi. Üçgenin öteki ucundan bir koşucu, hatta bizzat Erdem (o kadar uzaktan nasıl bu kadar emin olabiliyorsam!) CP’ye yaklaşıp uzaklaşıyordu. Ben de el salladım, yalnızlık o kadar yormuştu ki birlikte dönebilme umudu iyi geldi. CP’ye vardığımda son 20 km’ye çıkmadan 25 dakika uyudum, uyandığımda güneş batıyor ve yeşil üçgenin işaretlerini toplayan araş bize yaklaşıyordu. Çok garip hissettim, parkurda son kalan bendim, diğer arkadaş yarışı bırakmıştı (ben onun Erdem olduğunu sanıyordum, ancak sonradan öğrendim ki Erdem yarışı 40. km de bırakmış). Parkurda dönüp durduğumuz ve varlığıyla garip bir konfor alanı hissi veren hayali üçgenlerden biri artık yoktu ve mavi üçgen beni bekliyordu. Gün batımı manzarasına karşı koşmaya başladım, dinlenmek iyi gelmişti. Artık bitirmeliydim. Karanlık yaklaşık 4-5 km sonra tamamen çöktü. Yarışta ikinci geceye kalmaya dair korkularım vardı. Yalnızca bu yarış özelinde de değil. Vücudun dengesi daha da hassaslaşıyor. Ancak uyumuş olmam benim için çok iyi oldu. Yine de karanlık çöktükten sonra halüsinasyonlar da gelmeye başladı. Bu üçgenin son 4 km’sini önce tek tük ağaçlar sonra gür ve sık ormanlar içinde koştum. Öyle garip bir his ki, bir yandan da büyüleyiciydi. Son turu orman maratonu olarak sürdürme şansı elde ettim yorgun zihnim sayesinde! Şaka bir yana, zihnimin kontrolünü elimde tutmak için gereken enerji kesinlikle koşmaktan daha fazla oldu: Her adımda kendime hatırlattım, “burası Tuz Gölü, burda ağaç yok,” ve sürekli dikkatimi dağıtmaya çalışan ordan burdan beliren ışıkları görmezden gelip kafa lambamı en hafif şekliyle yakıp sadece önümdeki işarete odaklanmaya çalıştım. Son kez CP’ye geldiğim anı unutamıyorum, daha önce 11 kez geldiğim şu an 12. kez geri döndüğüm CP gözüme çok farklı gelmişti. Çok kısaca kalıp suyumu doldurup yola çıktım. CP ve işaretler toplanıyordu, bu sırada Finish noktasına gidip gelen araçlardan arkadaşlar korna basıp yalnız olmadığımı hissettiriyorlardı. Bu çok iyi geldi. Son 5 km’ye girdiğimde saatimin sarjı bitip tam kapanmışken karşımda büyük bir kırmızı ışık belirdi. Hemen kendime hatırlattım: Bu gerçek değil, işaretlere odaklan. Ama ışık daha da yaklaştı ve şöyle dedi: “Beste Gün Aslan mısınız? Ben Alpaslan Tekin.”. Hiç beklemiyordum. Son 3 saattir CP’den çıkıp Finishe gelmediğim görünüyormuş sistemde ve Alpaslan beni karşılamaya gelmiş. O desteği asla unutamam. Son 5 km’de harika bir yoldaşlık oldu, tüm acımı unuttum! Sayesinde finish videom oldu, YouTube videomun sonuna da ekledim, gecenin o saatinde beni karşılayanların enerjisi bana asla unutamayacağım anlar yaşattı. Sonuçta yarışı 29 saat 10 dakikada tamamladım. Geçen seferki koşunun aksine bitirdiğimde öyle açtım ki hemen bir şeyler yiyip duş alıp uyudum. Yarışı bitirir bitirmez yemek yemeye başladım ve sonraki hafta çoğunlukla dinlendim ve beslendim. Toparlanma hızlı oldu. Çadırıma döndüğümde de halüsinasyonlar bir süre daha devam etti, sonra kendini huzurlu bir uykuya bıraktı. Bu sefer cildimi iyi koruyabilmiştim, yanıklar oluşmadı. Güneş kremini sürekli yenilemiştim. Daha çok zihinsel sınırları aştığım bir yarış oldu. Biliyorum ki bu bir veda değil, geri döneceğim. O zamana kadar rüyalarda en az bir tur üçgenleri dönmeye devam!

Emeği geçen herkese, bu sıradışı ve büyülü parkurda koşmamızı sağlayan Uzunetap ekibine, destekleri için gönüllülere, ve bu güzel fotoğraflar için goshotsproductions’a çok teşekkür ederim!

SON YARIŞ RAPORLARI

HAMBURG YARIMARATONU 2025

Oslo’daki ultramaratondan bir hafta sonra Yannick ile Hamburg’daki yarı maratona katıldık. Bu yarış bizim için çok önemliydi manevi olarak. Bu sefer sakince gittiğimiz çok güzel bir yarış deneyimi oldu. Hayatımda hiç bu kadar akışta olmamıştım, birbirimizle uyumumuz mükemmeldi. Ve bu da bize sonucundan çok tatmin olduğum bir performans getirdi. Yannick içinse neredeyse sadece benimle koşu…

NORDMARKA SKOGSMARATON ULTRA 2025

21 Haziran 2025’te koştuğum en hızlı ultramaratonum Oslo’daki Nordmarka adlı ormanda gerçekleşen ultramaratondan bahsedeceğim. Bir maraton, bir yarı maratonun toplamının Oslo şehir merkezine yakın ve insanların haftasonu için tercih ettiği harika bir ormanlık alanda koşulmasından oluşan bu ultramaratondan çok bir beklentim yoktu açıkçası. Bir gün önce gece uçaktan indim, Oslo’nun en uzun günleriydi, önce asla…

OH MEU DEUS ULTRA TRAIL SERRA DA ESTRELA: VAZGEÇİLMEZ BİR TUTKU

6 Haziran 2025, sabah 4’te Seia’ya yola çıktım. Bu yol geçen seneden fazlasıyla tanıdıktı, iki sene olmasına rağmen bu yarışa katılalı adeta bir rutin haline gelmişti. Tüm bedenim beni buraya çağırıyordu. Belki de zaten zorlu olan Portekiz’in bu zirvesinde koştuğum geçen seneki yarışı daha da zorlaştıran korkunç yağmur ve geçirdiğim hipotermi sonucu yarışın sonlarına doğru…